
(Dışarıdan Görünen Ölüm)
Hayır; can, köprücük
kemiğine gelip dayandığı zaman, "Son müdahaleyi
yapacak kim" denir. Artık gerçekten, kendisi
de bir ayrılık olduğunu anlamıştır. (Ölüm korkusundan)
Ayaklar birbirine dolaştığında; O gün sevk, yalnızca
Rabbinedir. (Kıyamet Suresi, 26-30)
Ölüm anında ruh, bu dünyadaki insanların içinde yaşadıkları
boyuttan ayrılırken, geride cansız bedenini bırakır.
Deri değiştiren canlılar gibi, bu dünyadaki bedenini
geride bırakır ve asıl hayatına doğru ilerler.
Ancak geride kalan bedenin hikayesi
de anlamlı ve önemlidir. Özellikle bu bedene hayattayken
gereğinden fazla değer verenler için.
Peki öldükten sonra bu bedenin başına
neler geleceğini ayrıntılı olarak düşündünüz mü hiç?
Bir gün öleceksiniz. Belki hiç beklenmedik
bir şekilde. Ekmek almak için bakkala giderken yolda
biraraba tarafından çiğneneceksiniz. Ya da amansız
bir hastalık hayatınıza son verecek. Veya bir anda
kalbiniz atmaktan vazgeçecek.
Böylece ölümü tatmaya başlayacaksınız.
Bu andan itibaren de, bedeninizle
hiçbir ilişkiniz kalmayacak. Hayat boyu "ben"
dediğiniz ve sahiplendiğiniz o beden, sıradan bir
et parçası haline gelecek. Ölümünüzle birlikte bedeninizi
başka insanlar taşımaya başlayacaklar. Etrafta ağlayanlar,
"daha dün buradaydı", "dağ gibi adamdı"
diyenler olacak. Sonra o bedeni alıp evin bir odasına,
belki de morga koyacaklar. Orada bir gece bekleyecek.
Ertesi gün gömme işlemleri başlayacak. Cansız bedeni
alıp gasilhaneye götürecekler. Görevli, kaskatı kesilmiş
olan bedeninizi soğuk suyla yıkayacak. Ancak bu aşamada
ölümün izleri de bedende aşikar hale gelecek. Morarmalar
başlayacak.
Daha sonra bedeni beyaz bir bezle,
kefenle saracaklar. Sonra da tahta tabuta koyup üstüne
yeşil bir örtü örtecekler. Cenaze arabası gelecek,
tabutu devralacak. Araba mezarlığa doğru ilerlerken,
yolda hayat devam edecek. Bazı insanlar cenaze geçiyor
diye saygı gösterecek, çoğu kendi işine bakacak. Sonra
mezarlığa gelinecek. Tabut, sizi sevenler ya da seviyor
gibi görünenler tarafından ellerde taşınacak. Etrafta
muhtemelen yine ağlayanlar, sızlananlar olacak. Sonra
o kaçınılmaz yere, mezara gelinecek. Üstünde sizin
isminiz yazılı... Bedeni tabuttan çıkarıp beyaz kefenle
birlikte mezarın içine atacaklar. Dualar okunacak.
Ve sonra son iş yapılacak. Ellerine kürek alanlar,
beyaz kefenin içindeki bedenin üzerine toprak atmaya
başlayacaklar. Kefenin ağzını açıp içine de toprak
atacaklar. Ağzınıza, burnunuza, boğazınıza, gözlerinize
topraklar dolacak. Topraklar yavaş yavaş kefeni örtecek.
Biraz sonra işleri bitecek ve gidecekler. Mezarlık
her zamanki derin sessizliğine bürünecek. Gidenler,
kendi hayatlarına geri dönecekler, ama gömülen beden
için artık hayatın hiçbir anlamı kalmamış olacak.
Dünyadaki hiçbir güzellik, hiçbir güzel ev, güzel
insan, güzel manzara artık o beden için bir şey ifade
etmeyecek. Bedeniniz, hiçbir dostunuzla artık görüşemeyecek.
Beden için var olan tek şey, artık yalnızca toprak
ve onun içindeki bakteri ve kurtlar olacak.
Öldükten Sonra Ne Hale Geleceğinizi
Hiç Düşündünüz mü?
Zaten gömülmenizle birlikte bedeniniz
hem içten hem de dıştan gelen etkilerle hızlı bir
parçalanma sürecine girecek.
Vücutta oksijen kalmayacağından,
bir süre sonra mikroplar faaliyete geçerek bedene
yayılacaklar.
Karında toplanan gazlar cesedi şişirecek
ve bu şişlik vücudun her tarafına yayılarak, bedeni
tanınmaz hale getirecek.
Bundan sonra gazın diyaframa yaptığı
basınçtan dolayı ağızdan ve burundan kanlı köpükler
gelmeye başlayacak.
Çürüme ilerledikçe kıllar, tırnaklar,
avuç içleri ve tabanlar yerlerinden ayrılacaklar.
Bu dış değişmeyle beraber, iç organlarda
da (akciğer, kalp ve karaciğerde) çürüme başlayacak.
En korkunç olay ise bu noktada gerçekleşecek;
karın bölgesinde toplanan gazlar deriyi zayıf noktasından
patlatacaklar ve bedenden tahammül edilmez derecede
pis kokular yayılacak. (Ölü insan kokusu, dünyanın
en iğrenç kokusudur.)
Bu süre içinde kafadan başlamak
üzere, adaleler de yerlerinden ayrılacak.
Cilt ve yumuşak kısımlar tamamen
dökülecek ve iskelet gözükmeye başlayacak.
Beyin tamamen çürüyecek ve kil görünümünü
alacak, kemikler bağlantılarından ayrılacak ve iskelet
dağılmaya başlayacak...
Bu olay, ceset bir toprak ve kemik
yığını haline gelene kadar böylece devam edecek.
"Ben" sandığınız bedeniniz
böylelikle korkunç ve iğrenç bir şekilde yok olacak.
Geride kalanlar sizin için "helva"lar yapıp
yerken, topraktaki tüm kurtlar, böcekler ve bakteriler
sizin etlerinizi kemirecekler.
Eğer bir kaza sonucunda ölür de,
gömülmezseniz, o zaman çok daha feci bir manzara ortaya
çıkacak. Bedeniniz, sıcak havada açıkta kalmış bir
et gibi, kurtlanacak, birkaç gün içinde bir kurt yumağı
haline dönüşecek. Kurtlar, son et parçasını da yiyene
kadar iskeletin kıvrımları arasında dolaşacaklar.
Böylece "en güzel bir biçimde"
yaratılmış olan insan hayatı, olabilecek en korkunç
biçimde sona erecek.
Peki neden?
İnsan vücudunun öldükten sonra bu
hale getirilmesi Allah'ın dilemesiyledir. Ve bunun
çok büyük bir anlamı vardır. İnsan, kendisinin aslında
beden olmadığını, bedeninin yalnızca kendisine giydirilmiş
geçici bir kılıf olduğunu, bu korkunç sonu görerek
anlamalı, bedenin ötesinde bir varlığı olduğunu hissetmelidir.
Kendini "et ve kemikten" ibaret sanan insana,
bunun bir aldanış olduğunu kavratmak için böyle çarpıcı
ve ibret verici bir son hazırlamıştır.
İnsan, bedeninin ölümüne bakmalı,
bu geçici dünyada adeta sonsuza kadar kalacakmış gibi
sahiplendiği ve bütün arzularına boyun eğdiği bedeninin
akıbeti hakkında düşünmelidir. O beden toprağın altında
çürüyecek, kurtlanacak ve iskelete dönüşecektir.

Dünya Hayatının Geçiciliği
Hiç düşündünüz mü?
Neden insan sık sık temizlenmek
zorundadır? Neden temizliğine, bakımına dikkat etmezse,
vücudu, ağzı kokar, cildi ve saçı yağlanır? Neden
terler ve bu terin kokusu son derece kötüdür?
İnsanın aksine, çicekler son derece
güzel kokulara sahiptirler. Gül ya da karanfil, pis
çamurlu bir toprakta yetişmelerine rağmen binlerce
yıldır son derece güzel kokarlar. Ama insan, kötü
kokmaya mahkumdur ve bunu ancak iyi bir bakımla engelleyebilir.
Neden böyle olduğunu, insanın neden
bu şekilde bir eksiklikle yaratıldığını hiç düşündünüz
mü? Allah'ın neden çiçekleri güzel kokulu yaparken,
insan bedeninin bu şekilde acizliklerle dolu olduğunu
hiç aklınıza getirdiniz mi?
İnsan yalnızca bu saydığımız özelliklerle
kalmaz; yorulur, acıkır, susar, canı acır, midesi
bulanır, hastalanır...
İnsanlara bunlar doğal şeylermiş
gibi gelir, ama bu bir aldanıştır. İnsan hiçbir zaman
kötü kokmayabilir, hiçbir zaman baş ağrısı çekmeyebilir,
hiçbir zaman hasta olmayabilirdi. Sahip olduğu tüm
bu kusurlar, "tesadüfen" oluşmuş değil,
özel olarak yaratılmışlardır. Allah, insanı belirli
bir amaç, belirli bir hikmet doğrultusunda bu şekilde
eksik yaratmıştır.
Bunun iki amacı vardır: Birincisi,
insanın aciz bir varlık, bir "kul" olduğunu
anlamasıdır. Eksiksiz, mükemmel olmak Allah'ın vasfıdır,
O'nun kulu olan insan ise sonsuz derecede eksiktir,
zayıftır ve dolayısıyla O'na sonsuz derecede muhtaçtır.
Bir ayet, konuyu çok hikmetli bir biçimde özetler:
Ey insanlar, siz
Allah'a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız; Allah ise,
Ganiy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamid (övülmeye
layık)tır. Dileyecek olsa, sizi giderir (yok eder)
ve yepyeni bir halk getirir. Bu, Allah'a göre güç
değildir. (Fatır Suresi, 15-17)
İnsanın bedenindeki eksiklikler,
ona aczini ve zaafını sürekli olarak hatırlatır. İnsan,
kendini üstün ve kusursuz bir varlık sanmaya başlayabilir,
ama her gün tuvalete gitmek zorundadır ve orada içine
düştüğü zavallılık, gerçek mahiyetini kendisine bildirir.
İnsanın sahip olduğu kusur ve eksikliklerin
ikinci amacı ise, bu yurdun geçiciliğini hatırlatmasıdır.
Çünkü söz konusu kusur ve eksiklikler, bu dünyadaki
bedene mahsusturlar. Ahirette, cennet ehli yeni bir
bedenle, eksiksiz ve kusursuz bir şekilde yaratılacaktır.
Bu dünyadaki zayıf, eksik, kusurlu beden, müminin
gerçek bedeni değildir, geçici bir süre içinde kaldığı
bir kalıptır.
Bundan dolayıdır ki, dünyada kusursuz
bir güzellik elde edilemez. Fiziksel yönden en güzel,
en çekici, en kusursuz olduğunu sandığımız bir insan
da, diğer tüm insanlar gibi tuvalete gitmekte, terlemekte,
kimi zaman ağzı kokmakta, kimi zaman yüzünde sivilce
çıkmaktadır. Temiz kalabilmek için sürekli yıkanmak
ve bakım yapmak zorundadır. Kimi insanın yüzü güzeldir,
ama fiziği o kadar düzgün değildir. Bunun tersi de
mümkündür. Kimisinin gözü güzel, fakat burnu eğri
olabilir. Bu özelliklerin sonsuz varyasyonlarını sayabiliriz.
Dış görünüş olarak gerçekten kusursuz gibi görünen
bir kimsede de hiç umulmadık bir hastalık, rahatsızlık
ya da kusur bulunabilir.
Herşeyden önemlisi, en mükemmel
görünen insan bile mutlaka yaşlanır ve ölür. Beklenmedik
bir anda bir kazayla paramparça olabilir. Dünyadaki
beden gibi, dünyanın bizzat kendisi de eksik, kusurlu,
yetersiz ve geçicidir. Bütün çiçekler mutlaka solar,
en güzel yiyecekler çürür, bozulur, kokuşur. Tüm bunlar
bu dünyaya mahsus eksik ve kusurlardır. Bizlere tanınan
kısa dünya hayatı da, taşıdığımız beden de Allah'ın
çok kısa bir süre için verdiği geçici emanetlerdir.
Sonsuz bir yaşantı ve mükemmel bir yaratılış ise yalnızca
ahirete mahsustur. Bir ayette şöyle denir:
Size verilen herhangi
bir şey, dünya hayatının metaı (kısa süreli faydalanması)dır.
Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir.
(Bu da) iman edip Rablerine tevekkül edenler içindir.
(Şura Suresi, 36)
Bir başka ayette, dünyanın gerçek
mahiyeti şöyle anlatılır:
Bilin ki, dünya
hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu
bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi
ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur.
Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin
(veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir,
bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir
çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab;
Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır.
Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey
değildir. (Hadid Suresi, 20)
Kısaca bu dünyada Allah sonsuz kudret
ve bilgisinin bir göstergesi olarak birçok güzellik,
sanat ve harikalık ile çok çeşitli kusur ve eksiklikleri
de aynı anda yaratmaktadır. Mükemmellik ve kalıcılık
bu dünyanın kanununa aykırıdır. Gelişen teknoloji
de dahil olmak üzere, insan aklının düşünebileceği
hiçbir şey Allah'ın bu kanununu değiştiremeyecektir.
Böylece insanlar bir yandan ahireti özleyip ona kavuşmak
için çabalasınlar ve Allah'a gereken şükür ve takdiri
göstersinler. Bir yandan da bunların gerçek yerinin
bu geçici dünya değil, eksik ve kusurlardan arındırılmış
ve müminler için hazırlanmış ebedi cennet hayatı olduğunu
anlayabilsinler. Kuran'da, bu gerçek çok açık bir
biçimde özetlenir:
Hayır, siz dünya
hayatını seçip üstün tutuyorsunuz. Ahiret ise daha
hayırlı ve daha süreklidir. (A'la Suresi, 16-17)
Bir başka ayette ise,
"gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur"
(Ankebut Suresi, 64) denir. "Asıl hayat"ımız
olan ahiret ile geçici bir yurt olan dünya arasında,
perde kadar ince bir sınır vardır. Ölüm, işte bu perdeyi
kaldıran araçtır. Ölümle birlikte bu dünya ve bedenle
olan ilişki kesilecek, yepyeni bir yaratılışla sonsuz
hayata başlangıç yapılacaktır.
Ölümle birlikte başlayacak olan
hayat gerçek hayattır. Eksiklik, kusur, geçicilik
dünyaya ait kanunlardır. Gerçek kanunlar; kusursuzluk,
ölümsüzlük, mükemmellik üzerine kuruludur. Bir başka
deyişle, normal olan, bir çiçeğin hiç solmaması, bir
insanın hiç kirlenmemesi, hiç yaşlanmaması, bir meyvenin
hiç çürümemesidir. Asıl kanunlar, insanın her istediğinin
anında gerçekleşmesini, insanın hiçbir acı ve hastalık
yaşamamasını, hiçbir zaman üşümemesini, ya da terlememesini
gerektirir. Ancak asıl kanunlar, asıl hayatta; geçici
kanunlar da geçici olan bu dünya hayatındadır. Bu
dünyada yaşanan tüm eksiklik ve kusurlar, asıl kanunların
özel olarak bozulup, yerlerine geçici kanunların konmasıyla
oluşmaktadır.
Asıl kanunların yurdu, yani ahiret
ise sanıldığının aksine uzakta değildir. Allah dilediği
an insanın buradaki yaşamına son verip, onu ahirete
geçirebilir. Bu geçiş, bir göz açıp-kapaması kadar
çabuk gerçekleşecektir. Rüyadan uyanmak gibi... Ölümle
birlikte sona erecek olan dünyanın, ahirete göre ne
denli kısa olduğu Kuran'da şöyle anlatılır:
Dedi ki: "Yıl
sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?"
Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün birazı kadar
kaldık, sayanlara sor." Dedi ki: "Yalnızca
az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz,"
"Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı
ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi
sanmıştınız?" (Müminun Suresi, 112-115)
Ölümle birlikte rüya sona ermiş
ve gerçek yaşam başlamıştır. Yeryüzünde "bir
gün ya da bir günün birazı kadar", hatta "bir
göz çarpması" kadar kalmış olan insan, yaptıklarının
hesabını vermek üzere Allah'ın huzuruna çıkar. Eğer
dünyada iken ölümü aklında tutmuş, Allah'a kavuşacağının
bilincinde olmuş ise, kurtulacaktır. Kuran'da "kitabı
sağ eline verilen" bu kurtulmuşların şöyle diyeceği
haber verilir:
"... Alın
kitabımı okuyun. Çünkü ben, gerçekten hesabıma kavuşacağımı
sanmış (anlamış)tım." (Hakka Suresi, 19-20)

Ölümden İbret Almayanların
Dünya ve Ahiretteki Durumları
İnsanların çoğunda "ölüm yaşamın
bittiği andır" şeklinde eksik ve yetersiz bir
inanış vardır. Oysa biraz daha derin düşünülse ölümün
diğer bir hayatın da başladığı an olduğu anlaşılacaktır.
Bu eksik bakış açısı yüzünden, inkar edenler hedefledikleri
herşeyi dünyadaki kısa sürenin içine sığdırmaya çalışırlar.
Ahireti tanımayanların, bu dünyadan gözü kapalı bir
şekilde sınır tanımadan yararlanmak istemelerinin
sebebi de budur. Bunlar ölümle birlikte, herşeyden
mahrum kalacakları endişesiyle, doğru-yanlış ayrımı
yapmadan yaşamaya, bu dünyadan maksimum derecede faydalanmaya,
nefislerini tatmin etmeye çalışırlar. Önlerinde çok
uzun yılların var olduğuna kendilerini inandırıp,
uzun vadeli planlar peşinde koşarlar. Böylelikle kendilerini
çok akıllı, Allah'a ve ahiret gününe inancı tam olan
ve ölümden sonrası için hazırlık yapan müminleri de
akılsız olarak görürler. Bu, şeytanın insanı aldatmak
için kullandığı en klasik yöntemdir. Şeytanın inkarcılar
üzerinde uygulamak istediği oyununu Allah Kuran'da
şu ayetlerle haber verir:
Şüphesiz, kendilerine
hidayet açıkça belli olduktan sonra, gerisin geri
(küfre) dönenleri, şeytan kışkırtmış ve uzun emellere
kaptırmıştır. (Muhammed Suresi, 25)
(Şeytan) Onlara
vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor.
Oysa şeytan onlara bir aldanıştan başka bir şey vaat
etmez. (Nisa Suresi, 120)
Bu dünyada sonsuza dek yaşayacakmış
gibi mal ve servet biriktiren inkarcılar, hayatlarını
mal ve evlat çokluğu ile övünecekleri bir yarış haline
getirirler. Bu sahte üstünlüğün verdiği gurura kapılarak
ahiretten tamamen uzaklaşırlar. Ancak içinde bulundukları
büyük yanılgının kendilerini nereye doğru yönlendirdiği,
ayetlerle açıkça bildirilmiştir:
Onlar sanıyorlar
mı ki, kendilerine vermekte olduğumuz mal ve çocuklarla,
biz onların hayırlarına koşuyoruz (veya yardım ediyoruz)?
Hayır, onlar şuurunda değiller. (Müminun Suresi, 55-56)
Şu halde onların
malları ve çocukları seni imrendirmesin; Allah bunlarla
ancak onları dünya hayatında azaplandırmak ve canlarının
onlar küfür içindeyken zorlukla çıkmasını ister. (Tevbe
Suresi, 55)
Allah insana, imtihan için gönderildiği
bu dünyada ölümü ve ahireti düşündürecek pek çok mesaj
gönderir. Bir ayette, insana uyarı olsun diye verilen
belalara dikkat çekilir:
Görmüyorlar mı ki,
gerçekten onlar her yıl, bir veya iki defa belaya
çarptırılıyorlar da sonra tevbe etmiyorlar ve öğüt
alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar. (Tevbe Suresi,
126)
Gerçekten çoğu insan, sık sık tevbe
etmesine, öğüt alıp düşünmesine vesile olacak belalarla
karşılaşırlar. Bunlar, ayette denildiği gibi yılda
bir kaç kez karşılaşılabilen büyük belalar ya da günlük
küçük sıkıntılar olabilir. İnsan kaza, sakatlanma
ve ölümle sonuçlanan birçok olaya tanık olur. Gazeteler
ölüm haberleriyle, ilanlarıyla doludur. İnsana düşen,
bu tip olayların kendi başına da gelebileceğini, her
an kendi imtihanının da sona erebileceğini hatırlamak,
hemen Allah'a sığınıp bütün samimiyeti ile bağışlanma
dilemektir.
Müminlerin gördükleri olaylardan
aldıkları ders ve ibret kalıcı olur. Fakat, aynı olayların
iman etmeyenler üzerindeki etkisi ve bunlara verdikleri
tepki çok daha farklıdır. İnkarcılar kendilerinde
uyandırdığı dehşet hissinin bir sonucu olarak ölümün
gerçekliğini kabullenmeyerek ya da unutmaya çalışarak
kendilerini rahatlatmak için uğraşıp-dururlar. Ancak
bu yanıltıcı metodla kendilerine zarar vermekten öteye
gidemezler. Çünkü Allah, "Onları
adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir"
(Nahl Suresi, 61) ve bu süre sandıklarının
aksine aleyhlerine işlemektedir. Kuran'da şöyle buyrulur:
O küfre sapanlar,
kendilerine tanıdığımız süreyi sakın kendileri için
hayırlı sanmasınlar, biz onlara, ancak günahları daha
da artsın diye süre vermekteyiz. Onlar için aşağılatıcı
bir azap vardır. (Al-i İmran Suresi, 178)
Ölüm en yakınındaki kimseye isabet
ettiğinde bile bu uyarıyı hiç üzerine alınmayan, bundan
bir öğüt ve ders çıkaramayan gaflet içindeki insan,
günün birinde kendisi ölümle karşı karşıya kalsa,
içinde bulunduğu durumdan kurtulmak için bir anda
dünyanın en ihlaslı insanı haline geliverir. Kuran'da
bu psikoloji bir örnekle şöyle tasvir edilir:
Karada ve denizde
sizi gezdiren O'dur. Öyle ki siz gemide bulunduğunuz
zaman, onlar da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken
ve (tam) bununla sevinmektelerken, ona çılgınca bir
rüzgar gelip çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir;
onlar artık bu (dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını
sanmışlarken, dinde O'na 'gönülden katıksız bağlılar
(muhlisler)' olarak Allah'a dua etmeye başlarlar:
"Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan,
muhakkak sana şükredenlerden olacağız." (Yunus
Suresi, 22)
Ancak bu insanlar, Allah, kendilerini
kurtardığında tekrar eski gafletlerine geri döner
ve Allah'a verdikleri sözü unutarak, en ufak bir vicdani
rahatsızlık duymadan sahtekarlık ve nankörlüklerini
ortaya koyarlar. Oysa bu sahtekarlıkları, kıyamet
günü kendi aleyhlerine bir delil olacaktır. Ayetin
devamında şöyle denir:
Ama (Allah) onları
kurtarınca, hemen haksız yere, yeryüzünde taşkınlığa
koyulurlar. Ey insanlar, sizin taşkınlığınız, ancak
kendi aleyhinizedir; (bu) dünya hayatının geçici metaıdır.
Sonra dönüşünüz bizedir, biz de yaptıklarınızı size
haber vereceğiz. (Yunus Suresi, 23)
Bu psikolojideki insan, ümitsiz
bir çabayla aynı sahtekarlığı ölüm esnasında da dener.
Fakat kendisine tanınan süre artık sona ermiştir:
Sonunda, onlardan
birine ölüm geldiği zaman, der ki: "Rabbim, beni
geri çevirin. Ki, geride bıraktığım (dünya)da salih
amellerde bulunayım." Asla, gerçekten bu, yalnızca
bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların
önlerinde, diriltilip kaldırılacakları güne kadar
bir engel (berzah) vardır. (Müminun Suresi, 99-100)
İnkarcıların bu tutumunun Allah'ın
huzurunda bile devam ettiğini görürüz. Bu durum ayatlerde
şöyle haber verilir:
Suçlu-günahkarları,
Rableri huzurunda başları öne eğilmiş olarak: "Rabbimiz,
gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha dünyaya)
geri çevir, salih bir amelde bulunalım, artık biz
gerçekten kesin bilgiyle inananlarız" (diye yalvaracakları
zamanı) bir görsen... Öyleyse bu (azab) gününüzle
karşılaşmayı unutmanıza karşılık azabı tadın. Biz
de sizi gerçekten unuttuk; yaptıklarınıza karşılık
ebedi azabı tadın. (Secde Suresi, 12-14)
Aynı sonuçsuz çırpınışların cehennemde
de devam ettiğini haber veren ayetler şöyledir:
İçinde onlar (şöyle)
çığlık atarlar: "Rabbimiz, bizi çıkar, yaptığımızdan
başka salih bir amelde bulunalım." Size orda
(dünyada), öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği
kadar ömür vermedik mi? Size uyaran da gelmişti. Öyleyse
(azabı) tadın; artık zalimler için bir yardımcı yoktur.
(Fatır Suresi, 37)
Ahiretteki bu ümitsiz çırpınışlar
ve acı sonuç, hep insanın dünyanın gerçek amacını
ve değerini takdir edemeyişinden kaynaklanır. İman
etmemiş insan; dünyadayken Allah'ın etrafında yarattığı
hikmetli olaylardan ibret almaz, Allah'ın gönderdiği
uyarıları dinlemez, vicdanını bastırarak anlamazlıktan,
görmezlikten gelir, ölümü kendinden çok uzakta görür,
Allah'ın rızası değil, nefsinin istekleri doğrultusunda
hareket eder. Tüm bunlar, sonunda geri dönüşü olmayan
ölüme hazırlıksız yakalanmaya ve yukarıdaki ayetlerde
geçen umutsuz duruma düşmeye sebep olur. Bu nedenle
ölüm gelip uyandırmadan gafletin derin uykusundan
uyanmak gerekir. Çünkü ölüm anında uyanmak insana
hiçbir fayda sağlamayacaktır. Allah bu durumdan insanları
şöyle sakındırır:
Sizden birinize
ölüm gelip de: "Rabbim, beni yakın bir süreye
(ecele) kadar geciktirsen ben de böylece sadaka versem
ve salihlerden olsam" demezden önce, size rızık
olarak verdiklerimizden infak edin. Oysa Allah, kendi
eceli gelmiş bulunan hiçbir kimseyi kesinlikle ertelemez.
Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (Münafıkun Suresi,
10-11)
Biraz aklı olan insanın yapması
gereken, ölümden sürekli kaçmak değil onu her an hatırda
tutmaktır. Ancak bu şekilde gerçek hedefinin bilincinde
olarak hareket edebilir, nefsinin ve şeytanın kendisini
bu geçici dünya hayatı ile aldatıp oyalamasına izin
vermez.
ÖLÜME HAZIRLIK YAPMAK
Bu dünya insanların eğitim yeridir.
Allah insanlara dünyada çeşitli sorumluluklar yüklemiş
ve onlara gözetmeleri gereken sınırları bildirmiştir.
İnsan, bu sınırları gözettiği, emredilenleri yerine
getirip, yasaklanan şeylerden sakındığı ölçüde ruhen
olgunlaşır, aklı ve şuuru gelişir. Başına gelen olaylara
sabretmesini, hiçbir durumda Allah'ın dininden taviz
vermemeyi, her durum karşısında Allah'a yönelip dönmeyi,
yalnız O'ndan yardım istemeyi öğrenir. Allah'ı gereği
gibi takdir etmeyi, O'na karşı içli bir sevgi ve saygı
dolu bir korku duymayı öğrenir, Allah'a karşı katıksız
bir iman ve tam bir teslimiyet kazanır. Allah'ın yarattığı
nimetlerin değerini gerçek manada anlar ve bu sayede
Allah'a karşı olan şükrü, sevgisi, yakınlığı ve hayranlığı
artar. Sonuçta, Allah'ın beğendiği üstün akla ve ahlak
özelliklerine sahip ideal bir mümin haline gelir.
Bu şekilde her yönüyle mükemmel yaratılmış olan cennete
girmeye layık, aynı mükemmellikte bir insan haline
gelir. Aksi takdirde dünya ortamında hiçbir eğitim
almadan cennete girmiş olsaydı pek çok yönden eksik,
olumsuz ve yetersiz bir konumda kalacak ve o mükemmel
ortamda her türlü hatayı yapmaya açık bir kişiliği
olacaktı.
Nitekim Hz. Adem de, cennetteki
sonsuz yaşamı için gereken eğitimi almak üzere yeryüzüne
gönderilmiş ve birçok imtihanlara tabi olmuştur. Sonuçta
Allah'ın Kuran'da övdüğü üstün ahlak ve kişiliğe sahip
seçkin bir insan haline gelmiştir.
Kısaca, Allah'ın özel olarak yarattığı
bu hikmetli olay dünyadaki eğitimin bir parçası olan
imtihan ortamının sırrını içerir. İnsan bu dünyada
başına gelen sayısız olaylarla sınanır ve bu imtihandaki
başarısı oranında ebedi hayatında ceza veya mükafata
kavuşur. Hiç kimse kendi imtihanının ne zaman son
bulacağını bilemez. Ölüm, Kuran'da bizlere bildirildiği
gibi "süresi belirtilmiş
bir yazıdır". (Al-i İmran Suresi, 145) Bu
süre bazen uzun, bazen de kısadır. Aslında en uzun
olarak tanımladığımız süre bile nadiren 70 ya da 80
senenin üzerine çıkabilir.
Bu nedenle, uzun yaşama hesapları
yapmak yerine insan, Allah'a karşı sorumlu olduğunu
ve hesap gününde bütün yaptıklarının hesabını vereceğini
bilerek, Kuran'ın rehberliğinde ve onun gösterdiği
yola uygun olarak yaşamalıdır. Aksi halde, sonsuz
hayatı için bir hazırlık yapmaması, bunun için kendisine
tanınan bu tek ve son fırsatı kaçırması ve ebediyen
cennetten mahrum kalması kendisi için gerçekten de
çok acı bir durum olur. Ebediyen cennetten mahrum
olan biri sonsuz azap mekanı olan cehenneme gidecek
bir ahlak gösteriyor demektir. Bu nedenle dünyada
boşa geçen her saniye hem çok büyük bir kayıp hem
de çok acı bir sonuca doğru atılan yeni bir adımdır.
Madem gerçek budur, öyleyse bu gerçeğin
dünyadaki herşeyden daha önemli olması gerekir. Hayatımızda
karşımıza çıkacak muhtemel olaylar için önceden hazırlık
yaptığımız gibi, hatta daha da fazla, ölüm ve sonrası
için benzeri bir hazırlık yapmamız en mantıklı hareket
olacaktır. Zira ölecek olan biziz. Ölümden sonra karşımıza
gelecek olaylarla da tek başımıza muhatap olacağız.
Bu konu doğrudan doğruya "bizi", yani "kendimiz"i
ilgilendirmektedir. Ebedi kurtuluşu isteyen insanlara,
Allah Kuran'da şöyle emreder:
Ey iman edenler,
Allah'tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine
baksın. Allah'tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan
haberdardır. Kendileri Allah'ı unutmuş, böylece O
da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi
olmayın. İşte onlar, fasık olanların ta kendileridir.
(Haşr Suresi, 18-19)
GERİ |
İLERİ

|