
De ki: "Elbette
sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle
karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede
edilebileni de bilen (Allah)'a döndürüleceksiniz;
O da size yaptıklarınızı haber verecektir."(Cuma
Suresi, 8)
Ölüm sizi her an yakalayabilir. Kimbilir o an, belki
de şu andır ya da size çok yaklaşmıştır.
Belki de bu satırlar ahlakınızı
yeniden düşünmeniz için ölümünüzden önce size tanınmış
son bir fırsat, son bir hatırlatma, son bir uyarıdır.
Siz bu satırları okurken bir saat sonra hayatta kalacağınızdan
emin olamazsınız. Bir saat sonra hayatta olsanız bir
sonraki saate erişeceğinizin hiçbir garantisi yoktur.
Saat değil bir dakika, hatta bir saniye sonra bile
hayatta olacağınız kesin değildir. Bu kitabı sonuna
kadar okuyup bitireceğinizin de hiçbir garantisi yoktur.
Ölüm size, büyük bir ihtimalle, bir dakika öncesinde
ölmeyi hiç aklınızdan geçirmediğiniz bir anda gelecektir.
Mutlaka öleceksiniz, tüm sevdikleriniz
de ölecek, sizden önce ya da sonra mutlaka ölecekler.
Bundan 100 sene sonra dünya üzerinde sizin tanıdığınız
hiçbir canlı insan kalmayacak.
Her insanın, kendi hayatı hakkında
bitmek tükenmek bilmeyen planları vardır. Liseyi bitirmek,
üniversiteye girebilmek, mezun olmak, iş sahibi olmak,
ev sahibi olmak, evlenip çoluk çocuk sahibi olmak,
çocuğunu büyütmek, emekli olmak, huzurlu bir hayata
kavuşmak gibi... Bunlar bu planların en genel ve en
sıradan olanlarındandır. Bunların dışında, herkesin,
kendi içinde bulunduğu durum ve şartlara göre daha
binlerce konuda çok kapsamlı plan ve tasarıları vardır.
Oysa bu planların hiçbirinin gerçekleşeceği
kesin değildir. Buna karşın ölüm, yüzde yüz gerçekleşecektir.
Yıllarca çalışıp çabalayıp üniversiteye
giren bir öğrenci okuluna giderken ölür. Ya da yeni
işe giren bir kişi işine giderken veya evlenenler
düğünden dönerken ani bir trafik kazası sonucunda
ölürler. Başarılı bir iş adamı ise, işlerini çabuk
halledebilmek, gideceği yere daha çabuk ulaşıp vakit
kazanmak ve daha çok şeyler yapabilmek için uçak yolculuğunu
tercih eder. Fakat uçak kaza yapar, yere düşer. Orada
hayatı hiç düşünmediği şekilde son bulur.
Bütün planlar boşa gitmiştir. Geriye
kalan planlarını gerçekleştiremeden, bir daha asla
tamamlanmayacak bir şekilde yarıda bırakarak, dönüşü
olmayan bir yere giderek ölürler... Oysa o gittikleri
yer için hazırladıkları hiçbir planları yoktur. Gerçekleştiremeyecekleri
planları yıllarca en ince ayrıntısına kadar düşünmüşlerdir,
ama gerçekleşeceği kesin olan ölüm hakkında hiçbir
şey düşünmemişlerdir bile.
Peki akla ve bilince sahip bir insan
hangisine öncelik vermelidir? Gerçekleşeceği kesin
olan hakkında mı, yoksa olmayan hakkında mı plan kurmalıdır?
İnsanların çoğu, kesin olmayana önem verirler. Hayatın
hangi safhasında olursa olsun bütün planlarını, gelecekte
daha iyi ve daha mükemmel bir hayata kavuşabilmek
için yaparlar.
Eğer insan ölümsüz olsaydı, bu davranış
gerçekten de mantıklı olacaktı. Fakat bütün planlar,
ölüm denen mutlak sona mahkumdur. Bu nedenle, kesin
olan ölümü bırakıp kesin olmayanları önemsemek, kesinlikle
akıl dışıdır.
Ama insanlar, kafalarını esir almış
olan garip bir büyü nedeniyle bir türlü bu açık gerçeği
fark edemezler.
Böyle olunca, ölümle birlikte başlayacak
olan gerçek hayatlarını da tanımazlar. Ahiretlerine
yönelik bir hazırlık yapmazlar. Diriltildiklerinde
ise, kendileri için özel yaratılmış olan cehennemden
başka bir yere gitmezler.
Bu broşür, insana düşünmek istemediği
gerçekleri düşündürmek ve hızla yaklaşan büyük olayı
haber vermek için yazılmıştır... Bu büyük olay, kesindir.
Dolayısıyla, düşünmekten kaçmak,
hiçbir şekilde çözüm değildir.

Batıl İnançlar ve Gerçekler
İnsanlar tarih boyunca karşılarına
çıkan pek çok soruna çözüm bulmuşlar ancak ölüme çare
bulamamışlardır. Her canlı varlık bir gün ölmek üzere
doğar. Kimileri çok küçük yaşta hayata veda ederken,
kimileri genç, kimileri orta, kimileri de ileri yaşlarda
bu dünyayı terk ederler. Kimsenin sahip olduğu malı-mülkü,
serveti, makamı, mevkisi, şöhreti, itibarı, kuvveti
ve güzelliği, ölümü kendisinden uzaklaştıramaz. Herkes
istisnasız ölüme boyun eğmiş ve bundan sonra da eğmeye
devam edecektir.
Pek çok insan, ölümü düşünmek istemez.
Bu mutlak sonun kendi başına da geleceğini aklına
getirmez. İnsanlar arasında düşünülmediği sürece,
ölümle karşılaşılmayacağı gibi batıl bir inanç gelişmiştir.
Ölümle ilgili konu açan herhangi bir kişi hemen "şom
ağızlı" olarak nitelenir ve bu konu hemen, "ağzından
yel alsın" gibi anlamsız sözlerle kapattırılır.
Halbuki ölümden söz eden bir insan, isteyerek veya
istemeyerek, Allah'ın çok büyük ayetlerinden birini
hatırlatmakta ve insanların üzerindeki kalın gaflet
perdesini biraz da olsa aralamaktadır. Ancak gafleti,
yaşam biçimi haline getirmiş geniş bir kitle, kendilerini
rahatsız eden bu tür gerçeklerin akıllarına gelerek
gafletlerini zedelemesinden çok huzursuz olurlar.
Oysa bu kişiler, hayattayken ölümü düşünmekten ne
kadar kaçarlarsa, ölümün gerçeğiyle karşılaştıklarındaki
rahatsızlıkları da o kadar şiddetli olur. Bu dünyadaki
gafletleri ne kadar büyükse ölüm anında, kıyamet gününde
ve ebedi azaptaki dehşet, şaşkınlık ve azapları o
derece büyük olur.
Zamanın ilerlemesine rağmen kendini
yaşlanmaya ve ölüme karşı koruyabilmiş tek bir insan
gösteremezsiniz. Ölmeyecek tek bir insan bulamazsınız.
Çünkü insan kendi bedeninin ve kendi hayatının sahibi
değildir. Yaşamaya karar verip hayatını kendisinin
başlatmamış oluşu, bunun bir göstergesidir. Bir diğer
göstergesi ise, hayatını sona erdiren ölüme müdahale
edemeyişidir. Hayatın sahibi, onu verendir. Ve O,
dilediği zaman da o hayatı geri alır. Hayatın sahibi
olan Allah, Peygamberimize vahyettiği
"Senden önce hiçbir beşere ölümsüzlüğü vermedik;
şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacaklar?"
(Enbiya Suresi, 34) ayetiyle, bunu haber verir.
Yalnızca şu anda, dünyada milyarlarca
insanın var olduğu göz önünde bulundurulursa, ilk
insandan bu yana, sayısız insan yaşamıştır. Bu insanların
hepsi de istisnasız ölümü tatmışlardır. Günümüzden
önce yaşayanların da şu anda yaşamakta olanların da
kesinlikle başlarına gelmiş ya da gelecek olan kesin
bir sondur ölüm. Kimse kendini bu kaçınılmaz sondan
kurtaramaz. Kuran'da, bu konu şu şekilde bildirilir:
Her nefis ölümü
tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce
ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete
sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya
hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir. (Al-i
İmran Suresi, 185)
ÖLÜMÜ TESADÜF YA
DA TALİHSİZLİK SANMAK
Ölüm tesadüfen değil, her olay gibi,
Allah'ın dilemesiyle hayır ve hikmetle gerçekleşir.
Bir insanın doğum tarihi nasıl belliyse, aynı şekilde
ölüm tarihi de daha o doğmamışken, dakikasına, saniyesine
kadar bellidir. İnsan da kendisine verilen süreyi
her saniye biraz daha tüketerek, o son ana doğru hızla
yaklaşır. Herkesin ölümünün yeri, zamanı ve şekli
kaderinde belirlenmiştir.
Buna rağmen insanların çoğu ölümün,
Allah'ın ona sebep olarak yarattığı olaylar zincirinin
bir sonucu olduğunu sanırlar. Her gün gazetelerde
ölüm haberleri okunur. Ardından da, "Eğer bir
tedbir alınsaydı sonuç bu şekilde olmazdı; şöyle yapılsaydı
ölmezdi" gibi cahilce mantıklar yürütülür. Halbuki
her insan kendisine tanınmış süreden ne bir saniye
eksik ne de bir saniye fazla yaşayamaz. Ancak, imanın
verdiği bilinçten uzak olan insanlar, her olaya olduğu
gibi ölüme de tesadüfler zincirinin bir parçası olarak
bakarlar. Allah Kuran'da, tamamen inkarcılara özgü
olan böyle çarpık bir zihniyetten müminleri sakındırır:
Ey iman edenler,
inkar edenler ile yeryüzünde gezip dolaşırken veya
savaşta bulundukları sırada (ölen) kardeşleri için:
"Yanımızda olsalardı, ölmezlerdi, öldürülmezlerdi"
diyenler gibi olmayın. Allah, bunu onların kalplerinde
onulmaz bir hasret olarak kıldı. Dirilten ve öldüren
Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı görendir. (Al-i İmran
Suresi, 156)
Ölümü bir tesadüf sanmak büyük bir
cahillik ve akılsızlıktır. Ve bu durum, üstteki ayetten
de anlaşılacağı gibi, insana büyük bir manevi azap,
karşı konulamaz bir sıkıntı verir. İnkar edenler ya
da Kuran'da belirtildiği şekilde iman etmemiş olanlar,
yakınlarını ve sevdiklerini kaybettiklerinde bu büyük
azabı, "onulmaz hasret"i yaşarlar. Ölenin
aslında bir kurtulma ihtimali olduğunu, fakat şanssızlık,
aksilik, tedbirsizlik gibi durumlar yüzünden zamansız
veya yok yere öldüğünü düşünürler. Bu düşünce de onların
üzüntü, pişmanlık ve acılarının katlanarak artmasına
neden olur. Çektikleri bu sıkıntı ve acı, gerçekte
inançsızlıklarının azabından başka bir şey değildir.
Oysa olayın çok önemli bir sırrı
vardır; ölümün sebebi, ne bir kaza, ne bir hastalık,
ne de başka bir şeydir. Bütün bu sebepleri yaratan
Allah'tır. Kaderimizde belirtilen süre olduğu zaman,
yukarıda sayılan sebeplerden herhangi bir tanesi nedeni
ile hayatımız sona erer. Ve insan, elindeki tüm maddi
imkanını seferber etse dahi, kendileri için belirlenmiş
olan ölüm zamanından bir an bile fazla yaşayamazlar.
Kuran'da bu İlahi kanun şöyle vurgulanır:
Allah'ın izni olmaksızın
hiçbir nefis için ölmek yoktur. O, süresi belirtilmiş
bir yazıdır... (Al-i İmran Suresi, 145)
ÇARPIK KADER ANLAYIŞI
Özellikle ölüm konusuyla ilgili
olarak, halk arasında kader hakkında pek çok yanlış
kanaat vardır. "Kaderini yenmek", "kaderini
değiştirmek" gibi yanlış mantıklar toplumda oldukça
yaygındır. Kimi insanlar birtakım beklenti ve tahminlerini
kader zannedip, bunların gerçekleşmediğini görünce
de kaderin belirlendiği gibi gitmediğini, değiştiğini
sanırlar. Sanki kaderi önceden okumuş da, olaylar
okudukları şekilde gelişmemiş gibi akılsızca bir tavır
takınırlar. Bu tür çarpık ve tutarsız mantıklar, aklın
tam olarak gelişememiş ve buna bağlı olarak kaderin
anlamının tam olarak kavranamamış olmasından kaynaklanır.
Kader, zaman ve mekan kavramlarını
yoktan var eden ve bunları tamamen kontrol ve hakimiyetinde
bulunduran, zaman ve mekana tabi olmayan Allah'ın,
geçmiş ve gelecekteki tüm olayları zamansızlık boyutunda
tespit etmesi ve yaratmasıdır. Yaşanmış ve yaşanacak
bütün olaylar zinciri, an an, detay detay Allah katında
planlanmış ve yaratılmıştır.
Zamanı Allah yaratmıştır, bu yüzden
O, zamana bağımlı değildir. Allah'ın katında herşeyin
başı da, sonu da, sonsuzluk şeridindeki yeri de bellidir.
Herşey olup bitmiştir. Nasıl bir filmi seyreden kişinin
o film üzerinde herhangi bir değişiklik yapmaya güç
ve imkanı yoksa, hayat şeridinde rol alan insanların
da tabi oldukları kader şeridi üzerinde bir etkileri
olamaz. İnsanlar kader üzerinde değil, kader insanlar
üzerinde belirleyici ve yaptırıcı bir unsurdur. Herşeyiyle
kaderin bir parçası olan insan o kaderden bağımsız
bir şekilde davranamaz. Kaderin dışına çıkamaz. Bu
bir video kasetteki filmde yer alan oyuncunun, kasetten
dışarı sıyrılıp maddi bir boyut kazanarak videonun
başına oturması ve kendi bulunduğu kasette silmeler,
eklemeler, değişiklikler yapmasına benzer ki, elbette
bu kendi içinde çelişkili ve mantıksız bir durumdur.
Dolayısıyla, kaderi yenme, kaderin
akışını değiştirme gibi bir duruma söz konusu bile
olamaz. Ancak unutulmamalıdır ki, "ben kaderimi
değiştirdim" diyen bir insan da, aslında kaderinde
yazılı olan bir cümleyi söylemektedir.
Bunu bir örnekle açıklamak istersek;
bir insan günlerce komada kalabilir, yeniden yaşama
dönmesi imkansız gibi gözükebilir. Fakat aynı insanın,
beklenenin aksine, tekrar eski sağlığına kavuşması,
onun "kaderini yendiği" ya da doktorların
onun "kaderini değiştirdiği" anlamına gelmez.
Bu olay, o kişinin, kaderinde kendisi için belirlenmiş
süreyi doldurmadığını gösterir. Bu da aynı kaderin
bir parçasından başka bir şey değildir. Herşey gibi
hastalanması ve tekrar iyileşmesi de Allah katında
yazılıp tespit edilmiştir. Ayetlerde şöyle belirtilir:
... Ömür sürene,
ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka
bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu Allah'a göre
kolaydır. (Fatır Suresi, 11)
Allah, bu tür olaylar vasıtasıyla
iman edenlere imtihan sistemindeki ve yaratmasındaki
sonsuz akıl ve zekayı, sonsuz çeşitlilik ve zenginliği
gösterir. Bu da, iman edenlerin hayret ve takdirlerini,
dolayısıyla imanlarını arttırır. Diğer yandan da,
kendi ilkel mantıklarını Allah'a başkaldırmalarına
delil olarak getiren inkarcıların küfür ve sapkınlıklarını,
şaşkınlıklarını arttırır. Müminlerin, inkarcıların
bu akılsızlık ve anlayışsızlıklarından ibret alıp,
kendilerini iman ve akıl ile onlara üstün kılan Allah'a
şükretmelerini sağlar.
İnsanlar arasında yaygın olan bir
başka yanlış kanaate göre de, 80 yaşında birinin ölümü
"ecel", küçük bir çocuğun, genç bir insanın
ya da orta yaşlı bir kişinin ölümü "beklenmedik
acı bir olay"dır. Bu yanlış mantıkla düşünen
insanlar, ölümü kabullenip, olağan karşılayabilmek
için kendi belirledikleri bazı şartların bulunmasını
isterler. Bunlara göre, uzun süren ağır bir hastalık
sonucu gelen ölüm genellikle doğal karşılanabilir,
fakat ani bir hastalık ya da kaza sonucu gelen ölüm
zamansız bir felakettir! Bu yüzden, çoğu zaman ölümler
isyankar bir ruh haliyle karşılanır. Ancak bu mantık,
Allah'ın adaletinin, sonsuz merhametinin, herşeyi
hayır ve hikmetle yarattığının tam olarak takdir edemediğinin
göstergesidir. Bu psikolojiye sahip olan herkes Allah'a
tam bir teslimiyetle teslim olmadıkları için dünya
hayatında sürekli bir sıkıntı ve keder içinde yaşamaya
mahkum kalacaktır.
REENKARNASYON İNANCI
Ölüm hakkında çeşitli kesimlerde
yaygın olan batıl inançlardan birisi de "reenkarnasyon"dur.
Öldükten sonra çeşitli kereler farklı yer ve zamanlarda
ve farklı kimliklerle dirilerek yeniden dünyaya gelme
şeklinde açıklanan reenkarnasyon, gerek iman etmeyenler
gerekse çeşitli batıl inanışların mensupları arasında,
son zamanlarda ilgi gören sapkın bir akım haline gelmiştir.
Teknik olarak hiçbir delile dayanmamasına
rağmen bu tür batıl inançların taraftar toplamasının
başlıca sebebi, dini inancı olmayan insanların bilinçaltlarındaki,
öldükten sonra yok olma endişesidir. Dini inançları
zayıf olan kimseler de, dünyada yaptıklarının karşılığı
olarak ahirette cehennem gibi bir cezanın kendilerini
beklediğini bildikleri için ya da en azından ihtimal
verdikleri için öldükten sonra ahirete gitme gibi
bir gerçekten rahatsız olurlar. Her iki sınıf için
de öldükten sonra dünyaya tekrar tekrar gelmek son
derece cazip bir durumdur. Bu yüzden bu işin istismarını
yapan belirli kesimlerin birkaç göz boyama seansıyla,
daha fazla delil aramadan reenkarnasyon gibi bir safsatayı
seve seve benimserler.
Ne yazık ki bu sapkın düşünceye,
son zamanlarda Müslüman çevrelerden kendisine aydın,
entellektüel, ilerici görünümü vermek isteyen bazı
kişiler de olumlu bakmaktadır. Olayın asıl ciddi yönü
ise, bu tür kimselerin söz konusu sapkın iddialarına
Kuran ayetlerinden delil getirmeye ve ayetlerin açık
ve net ifadelerini, "dillerini eğip bükerek"
kendi yorumlarına uydurmaya çalışmalarıdır. Burada
vurgulanmak istenen temel konu da, bu sapkın itikadın
kesinlikle Kuran ve İslam dışı olduğu ve Kuran'ın
açık ayetleriyle tamamen çeliştiğidir.
Reenkarnasyonun Kuran'da geçtiğini
iddia edenlerin delili olarak öne sürdükleri birkaç
ayetten biri Mümin Suresi'nin 11. ayetidir. Ayet şöyledir:
Dediler ki: "Rabbimiz,
bizi iki kere öldürdün ve iki kere dirilttin; biz
de günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkış için bir
yol var mı ?" (Mümin Suresi, 11)
Reenkarnasyoncular bu ayette, insanın
dünyada bir kere yaşayıp öldükten sonra tekrar diriltilerek
dünyada ikinci bir yaşama başladığını, bu suretle
ruhunun gelişimin tamamladığını ve bu ikinci yaşamını
takip eden ikinci ölümünden sonra ahirette diriltildiğini
iddia ederler.
Şimdi herhangi bir ön yargıya kapılmadan
bu ayeti inceleyelim: Ayete göre insanın iki defa
ölü iki defa diri hali olduğu anlaşılmaktadır. Üçüncü
bir ölü ya da dirilik hali söz konusu değildir. Bu
durumda doğal olarak akla, insanın en baştaki durumunun
ölü mü ya da diri mi olduğu sorusu gelir. Bu sorunun
cevabını ise Bakara Suresi'nin 28. ayetinde buluruz:
Nasıl oluyor da
Allah'ı inkar ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi o diriltti;
sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra
O'na döndürüleceksiniz. (Bakara Suresi, 28)
Ayet açıktır; insan başlangıçta
ölüdür, yani yaratılışının temeli başlangıçta, ayetlerde
de bildirilen toprak, su, çamur gibi cansız maddelerden
oluşmaktadır. Daha sonra Allah bu cansız yığına "bir
düzen içinde şekil verip" diriltir. Birinci ölüm
ve birinci diriliş gerçekleşmiştir. Birinci dirilişten
belli bir süre sonra insan, yaşamı sona erince tekrar
öldürülür, ilk ölümünde olduğu gibi toprağa geri döner,
çürüyüp-ufalanıp toz haline gelir. Bu da ikinci defa
ölü haline geçişidir. Geriye ise ikinci ve son diriltilmesi
kalmıştır. Bu da ahiretteki dirilmesidir. İkinci ve
son diriliş ahiretteki dirilme olduğuna göre, dünya
hayatında ikinci bir diriliş söz konusu olamaz. Aksi
takdirde bu tür bir iddia üçüncü bir dirilişi gerektirir
ki böyle bir durumdan hiçbir ayette söz edilmez. Görüldüğü
gibi ne Mümin Suresi 11. ayetinden, ne de Bakara Suresi
28. ayetinden insanın dünyada birden fazla kez diriltildiği
anlamı çıkmaz. Tam tersine bir kere dünyada bir kere
de ahirettei dirilişin olduğu ayetlerden açık bir
şekilde anlaşılmaktadır.
Durum bu kadar açık olmasına rağmen
reenkarnasyoncular her iki ayeti de kendi anlamsız
iddialarına delil olarak kullanmaya çalışırlar.
Ancak bu ayetle söz konusu kişilerin
iddialarının aksine ölümün ve dirilmenin gerçekte
nasıl olacağı bizlere haber verilmektedir. Bunun dışında,
Kuran'daki pek çok ayet de insanın içinde imtihan
edildiği tek bir dünya hayatı olduğunu ortaya koymaktadır.
Örneğin ölümden sonra tekrar dünyaya dönüş olmadığı,
Allah'ın buna kesin olarak izin vermeyeceği ayetlerde
şöyle bildirilmektedir:
Sonunda, onlardan
birine ölüm geldiği zaman, der ki: "Rabbim, beni
geri çevirin. Ki, geride bıraktığım (dünya)da salih
amellerde bulunayım. "Asla, gerçekten bu, yalnızca
bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların
önlerinde, diriltilip kaldırılacakları güne kadar
bir engel (berzah) vardır. (Müminun Suresi, 99-100)
Ayette, kişiye ölüm geldikten sonra
yeniden dünya hayatına bir dönüş, bir telafi imkanı
bulunmadığı anlatılırken inkarcıların, bunun aksine
ikinci bir diriliş ve dünyaya dönüş beklentisine sahip
oldukları da dikkat çekmektedir. Allah bunun hiçbir
geçerliliği bulunmayan ve inkarcının kendi söylediği
bir sözden ibaret olduğunu açıkça belirtir.
Bir başka ayette de cennettekilerin
"ilk" ölümden başka bir ölüm tatmayacakları
şöyle bildirilir:
Orda, ilk ölümün
dışında başka ölüm tatmazlar. Ve (Allah da) onları
cehennem azabından korumuştur. Senin Rabbinden, bir
fazl ve (lütuf) olarak. İşte büyük 'mutluluk ve kurtuluş'
budur. (Duhan Suresi, 56-57)
Cennet ehlinin, birinci ölümleri
dışında başka bir ölüm tatmayacaklarından dolayı duydukları
sevinç bir başka ayette şöyle geçer:
Nasıl, biz ölecek
olanlar değil miymişiz? Yalnızca birinci ölümümüzden
başka (öyle mi)? Ve biz azaba uğratılacak olanlar
değil miymişiz? (Saffat Suresi, 58-59)
Üstteki ayetler o kadar açıktır
ki, insanın tattığı tek bir ölüm olduğu, hiçbir tevile
yer bırakmayacak netlikte vurgulanmaktadır. Burada,
önceki ayetlerde iki ölümden bahsedildiği halde, neden
burada tek bir ölümden başka ölüm tadılmayacağının
söylendiği gibi bir soru akla gelebilir. Bunun cevabı
Duhan Suresi'nin 56. ayetindeki ölümü "tatma"
ifadesinde kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Zira,
insanın bilinçli olarak tattığı, yani yaşadığı, karşılaştığı,
idrak ettiği ilk ve tek bir ölüm vardır; o da dünya
hayatının sona erdiği an karşılaştığı ölümdür. En
baştaki ölü halinden önce diri olmadığı dolayısıyla
algılama ve şuur gibi özellikleri olmadığı için bu
birinci ölümünün şuuruna varması, bunu tatması gibi
bir durumu elbette ki olamaz.
Kuran'ın bunca açık ve kesin haberine
rağmen, dünyada birden fazla ölme, dirilme, yeni bedenlere
girme gibi olayların bulunduğunu iddia etmek Kuran'ın
açık ayetlerini reddetmek anlamına gelecektir.

Gafletin Kalın Perdesi
İnsan bencil yaratılmıştır ve kendi
çıkarlarını ilgilendiren şeyler hakkında son derece
hassastır. Ancak her konuda kendi çıkar ve menfaatlerini
en ince ayrıntısına kadar düşünen ve hesaplayan insanın
doğrudan doğruya kendisini ilgilendiren ölüm konusunda
kayıtsız ve umursuz olması son derece hayret vericidir.
"Kesin bilgiyle iman etmeyenler"e özgü olan
bu ruh halini Allah, Kuran'da tek bir kelimeyle tanımlamıştır:
"Gaflet".
Gafletin kelime anlamı, şuurundaki
bulanıklık ve kapalılıktan ötürü, bir insanın gerçekleri
tam olarak algılayamayıp, sağlıklı değerlendirmeler
yapamaması ve buna bağlı olarak, gereken sağlıklı
tepkileri verememesidir. Bir ayette şöyle geçer:
İnsanların sorgulama
(zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz
çeviriyorlar. (Enbiya Suresi, 1)
Ölümcül, çaresiz bir hastalığa yakalanan
birisinin öleceğine kesin gözüyle bakılır. Fakat ona
bu gözle bakanların da er ya da geç ölecekleri kesindir.
Gaflet yüzünden, işin bu yönü kimsenin aklına gelmez.
Örneğin ölümcül bir hastalığa yakalanmış birinin yakın
bir zamanda ölme ihtimali epeyce yüksektir. Fakat
yanında duran sapasağlam birinin bir gün mutlaka öleceği
çok daha yüksek ihtimal, daha da doğrusu kesindir.
Belki de ölüm, kendisini bu "ölümcül hasta"dan
çok daha önce, hiç ummadığı bir anda yakalayacaktır.
Yakınları, ölüm döşeğindeki hastalarının
durumuna üzülürler. Ama bir gün kesinlikle ölecek
olan kendilerine de üzülmek akıllarına gelmez. Oysa
mantıksal olarak, bir olayın eninde sonunda gerçekleşeceği
kesinse, bunun yakın ya da uzak olması verilen tepkiyi
değiştirmemelidir.
Eğer ölmek üzere olanlar için üzülmek
gerekiyorsa, yalnızca ölüm anında değil herkes birbiri
ve kendisi için şimdiden üzülmeye başlamalıdır. Ya
da içinde bulunduğu gafleti yırtmalı, ölümün gerçek
anlamını kavramalıdır.
Bunun için de, öncelikle gafleti
doğuran sebepleri tanımak yararlı olabilir.
GAFLETİN NEDENLERİ
- Tefekkür ve akletme eksikliği:
Toplumun çoğunluğunu oluşturan geniş bir kitle ciddi
konular üzerinde düşünmeye, kafa yormaya pek alışık
değildir. Düşünmeden yaşamaya alışık olduklarından,
ölümü de -kendi tabirleriyle- kafalarına fazla takmazlar.
Üstesinden gelemedikleri günlük sorunlar, onların
zihnini zaten yeterince meşgul etmektedir. Küçük konuları
düşünerek o dar zihinlerini doldururlar, küçük sorunlarda
boğulur ve ölüm gibi büyük konuları düşünemezler.
Herhangi birinin ölümüyle karşılaştıklarında ya da
ölümle ilgili bir konu açıldığında, "Allah gecinden
versin, Allah kimsenin başına vermesin, Allah sıralı
versin..." gibi sözlerle kendilerini avutur,
konuyu en kısa zamanda geçiştirmeye çalışırlar.
- Yaşamın karmaşa ve hareketliliği:
Yaşam öylesine akıcı ve hareketlidir ki kendini olayların
akışına kaptıran insan özel bir çaba göstermezse,
eninde sonunda kendisini yakalayacak olan ölüm gerçeğini
göz ardı eder. Gerçek imana sahip olmadığı için kader,
tevekkül, Allah'a teslim olma gibi kavramlara son
derece yabancıdır. Bu nedenle kendini bildiği andan
itibaren "dünyasını kurtarmaya" bakar. Bu
tip insan ölümü düşünemeyecek kadar meşguldür. Sürekli
yeni dünyevi planlar, çıkarlar, hedefler peşinde koşar.
Hiç ummadığı bir anda da hazırlıksız ve şaşkın bir
şekilde ölüm gerçeğiyle karşılaşır. Son bir pişmanlıkla
geri dönmeyi talep eder. Ama artık çok geçtir.
- Doğum yanılgısı: Gafletin sebeplerinden
birisi de doğumun varlığıdır. Her gün doğumlar ve
ölümler olur. Yeryüzünün nüfusu hiç eksilmez, hatta
günden güne artar. İnsan kendisini bu döngünün etkisine
kaptırınca sanki doğumlar ölümleri telafi ediyor,
sıfırlıyor, yaşam böylece dengeleniyor gibi bir illüzyona
kapılabilir. Bu da ölüme karşı bir gaflet perdesi
oluşmasına sebep olur. Oysa şu andan itibaren hiçbir
doğumun gerçekleşmeyeceği bir döneme girsek, insanların
birbiri ardına öldüğünü ve dünya nüfusunun hızla sıfıra
doğru gittiğini görürüz. İşte o zaman ölüm insana
tüm dehşetiyle kendisini hissettirir. İnsan etrafındakilerin
birer birer eksildiğini görür ve kaçınılmaz sonun
er geç kendisine de geleceğini kesin olarak fark eder.
Aynen ölüm hücresine kapatılmış mahkumlar gibi. Her
gün birer ikişer insanlar idama götürülür. Hücredekilerin
sayısı azalır. Aradan yıllar bile geçse, hala hayatta
olanlar ertesi gün sıranın kendilerine gelip gelmeyeceği
endişesiyle yatarlar. Ölüm bir an bile akıllarından
çıkmaz.
Halbuki olayın aslı da bundan farklı
değildir. Yeni doğanların öleceklere hiçbir etkisi
yoktur. Bu, yalnızca psikolojik bir yanılgıdan ibarettir.
Günümüzden 150 yıl önce yaşayanlardan bugün hiçbiri
hayatta değildir. Kendilerinden sonra doğanların bu
kişilerin ecellerine hiçbir faydası dokunmamıştır.
Aynı şekilde 100 yıl sonra da şu anda yaşayan insanlardan
hemen hemen hiçbirisi kalmayacaktır. Çünkü dünya bir
tür durak yeridir; sürekli dolar ve boşalır.
KENDİNİ KANDIRMA
YÖNTEMLERİ
Ölümü göz ardı ettiren ve gafleti
doğuran nedenlerin dışında bir de insanların kendi
kendilerini avutmak için kullandıkları savunma mekanizmaları
vardır. Bu kendini kandırma yöntemlerini birkaç madde
halinde inceleyebiliriz.
Yaşlılık
dönemine erteleme düşüncesi: Bu savunma mekanizması
gençlerde ve orta yaşlılarda görülür. Bunu kullanan
insan, genelde 60-70 yıl yaşayacağını hesaplar ve
ancak ömrünün son yıllarını bu tür "iç karartıcı"
konulara ayırmaya karar verir. Hayatının en güzel
yıllarında böyle "kasvetli" konularla kafasını
yormak istemez. Bunun için dünyadan elini eteğini
çekeceği bir zamanı uygun görür. Böylece, ölüme ve
öbür dünyaya hazırlanmak için de yaşamından bir pay
ayırmış olduğunu düşünür ve vicdanını rahatlatır.
Halbuki bir saniye sonra yaşayacağının
bile garantisi olmayan, daha ne kadar yaşayacağını,
nerede ve ne zaman öleceğini asla bilmeyen bir insanın
böyle uzun vadeli sonuçsuz hesaplar yapmasının ne
büyük bir gaflet olduğu ortadadır. Her gün etrafında
kendisiyle yaşıt hatta daha genç pek çok kişi ölür.
Gazeteler ölüm ilanlarıyla doludur. Televizyonlarda
her gece birçok ölüm haberi izler. Çoğu zaman, büyük
küçük, kendi yakınlarının ölümlerine tanık olur. Fakat
etrafındaki insanların bir gün hatta belki de yarın,
kendi ölümüne de tanık olacaklarını, kendi ölüm ilanını
okuyacaklarını aklına getirmez. Kaldı ki, o beklediği
"yaşlılık" sınırına kadar yaşasa bile bir
şey değişmeyecek, sahip olduğu zihniyeti değiştirmediği
sürece, ölümle karşı karşıya gelene dek erteleme mantığını
sürdürecektir.
"Cehennemde
cezamı çeker ve çıkarım" mantığı: Toplumda
oldukça yaygın olan bu görüş, gerçekte batıl inançtan
başka bir şey değildir. (Çünkü hiçbir Kurani temeli
yoktur.) Kuran'ın hiçbir yerinde bir süre cehennemde
ceza görüp, sonra bağışlanarak cennete alınanlardan
söz edilmez. Tam tersine, konu ile ilgili tüm ayetlerde,
kıyamet günü müminlerin ve kafirlerin kesin bir biçimde
ayrılacakları, müminlerin ebediyen cennete girecekleri,
kafirlerin ise ebediyen cehenneme, aşağılık bir azabın
içine sürülecekleri bildirilmiştir:
Dediler ki: "Sayılı
günlerin dışında, ateş asla bize değmeyecektir."
De ki: "Allah katından bir ahid mi aldınız? -ki
Allah asla ahdinden dönmez- Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz
bir şeyi mi söylüyorsunuz?" Hayır; kim bir kötülük
işler de günahı kendisini kuşatırsa, (artık) onlar,
ateşin halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır. İman
edip salih amellerde bulunanlar ise cennet halkıdırlar,
orada süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi, 80-82)
Bir diğer ayette şöyle denir:
Bu, onların: "Ateş
bize sayılı günler dışında kesinlikle dokunmayacak"
demelerindendir. Onların bu iftiraları, dinleri konusunda
kendilerini yanılgıya düşürmüştür. (Al-i İmran Suresi,
24)
Cehennem, insanın hayal gücünün
alamayacağı kadar büyük acıları yaşayacağı bir yerdir.
cehennem Allah'ın "Kahhar", "Cebbar"
sıfatlarının en şiddetli tecelli ettiği ve dünyadaki
hiçbir azapla kıyaslanamayacak azaplarla dolu, korkunç
bir ortamdır. Parmağının ucu yanınca bile canı çok
acıyan aciz bir insanın rahat ve umursuz bir şekilde
böyle bir azabı göze aldığını söylemesi, akletmediğinin
açık bir göstergesidir. Allah'ın azabını hafife alan,
rahatlıkla karşılayan bir kimse gerçekte Allah'ın
kadrini gereği gibi takdir edemeyen, akledemeyen bir
insandır.
Ben
zaten cennete gireceğim mantığı: Kendilerinin
mutlaka cennete gireceğini iddia eden insanlar vardır.
Dünyada iyilik olarak tanımladıkları ufak tefek birtakım
şeyleri yaparak ve kötülük olarak tanımladıkları birtakım
şeylerden uzak durarak, cennete gideceklerini sanırlar.
Din hakkındaki bilgileri kulaktan dolma, hurafelerle
dolu safsatalardan öteye geçmeyen bu insanlar, gerçekte
Kuran'da tarif edilen güzel ahlakla hiçbir ilgisi
olmayan, kendi uydurdukları bir din anlayışına sahiptirler.
Sorulduğunda kendilerini en Müslüman olarak tanıtırlar.
Oysa Kuran'a göre bu inanca sahip olan kişiler Allah'a
birçok şeyi ortak koşan gerçek Müslümanlar değillerdir.
Kehf Suresi'nde böyle bir insanın durumu şöyle anlatılır:
Onlara iki adamın
örneğini ver; onlardan birine iki üzüm bağı verdik
ve ikisini hurmalıklarla donattık, ikisinin arasında
da ekinler bitirmiştik. İki bağ da yemişlerini vermiş,
ondan (verim bakımından) hiçbir şeyi noksan bırakmamış
ve aralarında bir ırmak fışkırtmıştık. (İkisinden)
Birinin başka ürün (veren yer)leri de vardı. Böylelikle
onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: "Ben, mal
bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından
da daha güçlüyüm." Kendi nefsinin zalimi olarak
(böylece) bağına girdi (ve): "Bunun sonsuza kadar
kuruyup-yok olacağını sanmıyorum" dedi. "Kıyamet-saatinin
kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime döndürülecek
olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım."
Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona dedi ki: "Seni
topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da
seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde)
bir adam kılan (Allah)ı inkar mı ettin?" "Fakat,
O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi
ortak koşmam." (Kehf Suresi, 32-38)
Yukarıdaki ayetlerde anlatılan bahçe
sahibi, "Rabbime döndürülecek olursam" ifadesiyle,
Allah'a ve ahiret gününe kesin bilgiyle iman etmediğini,
dolayısıyla bu konuda şüphe içinde olduğunu ortaya
koymaktadır. Buna karşın, kendisinin üstün bir mümin
olduğu iddiasındadır ki Allah'ın kendisini cennetle
ödüllendireceğinden emindir. Günümüzde bu zihniyete
sahip pek çok kişinin var olduğunu görmekteyiz.
Bu kişiler Allah'a karşı samimiyetsiz
bir tutum içinde olduklarını aslında için için kendileri
de bilirler, fakat kendilerine bu gerçek hatırlatılmak
istense bunu kabul etmeyip hemen kendilerini temize
çıkarmaya çalışırlar. Dinin hükümlerini uygulamanın
önemsiz olduğunu öne sürer, mahalledeki dindar görünümlü
kişilerin aslında ne kadar namussuz, ahlaksız olduğunu
iddia ederek kendilerini aklamaya uğraşırlar. Kalplerinin
temiz olduğunu, kimsenin kötülüğünü istemediklerini,
kimsenin malında, mülkünde, karısında, kızında gözleri
olmadığını söyleyerek "iyi insan" olduklarını
ispatlamaya kalkarlar. Dilencilere sadaka verdiklerini,
komşuya helva ikram ettiklerini, senelerce gece gündüz
çalıştıklarını, insanlara hizmet ettiklerini, bundan
daha iyi Müslümanlık olmadığını savunurlar. Ancak
bu kişinin, Müslüman olması şartınınçevresiyle iyi
geçinmek değil, Allah'a kul olmak ve O'nun hükümlerine
itaat etmek olduğunu bilmez ya da bilmezlikten gelirler.
Samiyetsizliklerinin en büyük göstergesi
ise, sahip oldukları sapkın din anlayışına dayanak
bulmak için birtakım bahaneler üretmeleridir. Kendi
yaşamlarını meşrulaştırmak için kullandıkları, "en
büyük ibadet çalışmaktır", "mühim olan kalp
temizliğidir" gibi ifadeler en çok rastlanılan
örneklerdendir. Bu ifadeler Kuran'da bildirildiği
üzere din öne sürülerek Allah'a karşı yalan söylemekten
ibarettir. Ve Allah böyle bir ahlaka karşılık olarak
sonsuz azap yurdu cehennem ile insanları uyarmaktadır.
Bu tür kişiler, Bakara Suresi'nin 9. ayetinde bildirildiği
üzere; "(sözde) Allah'ı
ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca
kendilerini aldatırlar da şuurunda değildirler."
(Bakara Suresi, 9)
Çifte
standart mantıklar: İnsan, farklı bir kendini
kandırma yöntemi daha geliştirmiş olabilir. Ölüm aklına
geldiğinde sonsuza dek yok olacağını düşünür ve bunun
dehşetiyle Allah'ın vaat ettiği sonsuz bir hayatın
"var olabileceğine" yüzde elli ihtimal verir.
Böylece kendi içinde bir nevi umut ışığı yakar. Öte
yandan, Allah'ın kendisine yüklediği birtakım sorumluluklar
olduğu aklına gelince de, diğer yüzde elli ihtimali
düşünür. "Nasılsa toprak olup yok olacağım, ölümden
sonra hayat yoktur" diyerek hesap verme, cehennem
azabıyla karşılaşma gibi korku ve endişelerini bastırır.
Her iki durumda da gaflet halinin ona verdiği bir
nevi sarhoşluk hali içerisinde ölüm onu yakalayıncaya
kadar yaşamını sürdürür.
GAFLETİN SONUCU
Önceki bölümlerde, ölüm, insana
yaşadığı sürece kendini hatırlatır demiştik. Ya bu
hatırlatmalar ona fayda verir ve birtakım konuları
tekrar gözden geçirmesi, hayata ve olaylara bakış
açısını yeniden düzenlemesi gerektiğini ciddi bir
şekilde düşünmeye başlar. Ya da sözünü ettiğimiz savunma
mekanizmaları devreye girer, kalbinin ve gözünün önündeki
gaflet perdesi günden güne daha da kalınlaşmaya başlar.
İşte inkarcıların bir kısmının yaşlanıp
ölüme iyice yaklaştıkları halde, ölümü büyük bir sakinlikle,
akılsızca bir rahatlıkla beklemeleri bu perdenin kalınlığının
had safhaya ulaştığının göstergesidir. Çünkü ölüm
onlara artık yalnızca güzel ve tatlı bir uykuyu, huzur
ve sakinliği, ebedi bir rahatlığı çağrıştırmaktadır.
Oysa onları yoktan var edip yaratan,
sonra öldürüp tekrar diriltecek olan Allah onlara
azapla geçirecekleri ebedi bir hayatı, ebedi bir pişmanlığı
ve mutsuzluğu vaat etmiştir. Onlar da bu gerçeği,
tam ebedi uykuya dalacaklarını sandıkları ölüm anında
bizzat görürler. Çünkü, ölümün bir yok oluş olmadığını,
aksine kendileri için azapla dolu yeni bir dünyanın
başlangıcı olduğunu anlarlar. Canlarını alan ölüm
meleklerinin dehşet verici görüntüsü, o büyük azabın
ilk habercisidir. Bu nedenle Kuran'da, ölümden sonraki
yaşamı reddeden inkarcılardan söz edilirken "Öyleyse
melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını
aldıkları zaman nasıl olacak?" (Muhammed Suresi,
27) denir. Bu anda, inkarcıların ölümden önceki
küstah ve kibirli tavırları yerini dehşet, pişmanlık,
çaresizlik ve sonsuz bir acıya bırakır. Kuran'da,
bu durum şöyle anlatılır:
Dediler ki: "Biz
yer (toprağın için) de yok olup gittikten sonra, gerçekten
biz mi yeniden yaratılmış olacağız?" Hayır, onlar
Rablerine kavuşmayı inkar edenlerdir. De ki: "Size
vekil kılınan ölüm meleği, hayatınıza son verecek,
sonra Rabbinize döndürülmüş olacaksınız." Suçlu-günahkarları,
Rableri huzurunda başları öne eğilmiş olarak: "Rabbimiz,
gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha dünyaya)
geri çevir, salih bir amelde bulunalım, artık biz
gerçekten kesin bilgiyle inananlarız" (diye yalvaracakları
zamanı) bir görsen. (Secde Suresi, 10-12)
ÖLÜMDEN KAÇIŞ YOKTUR
İnsan özellikle gençliğinde ölümü
hiç mi hiç aklına getirmek istemez. Bunu bir son olarak
gördüğü için ölümün düşüncesinden bile kaçar. Düşünmemek
onun için en rahat kaçış yoludur. Oysa fiziksel kaçış
ölüme bir çare olmadığı gibi, ölümü aklına getirmekten
kaçınarak ölümden kurtulabilmek de mümkün değildir.
Dahası, ölümü aklına getirmemek de mümkün değildir.
İnsan, her gün önüne gelen gazetelerde mutlaka ölüm
haberleriyle, ölüm ilanlarıyla karşılaşır. Yolda giderken
bir cenaze arabasına rastlar ya da bir mezarlığın
önünden geçer. Zaman içinde yakınları ve akrabaları
ölür. Onların cenazelerine gittiğinde ve evlerini
ziyaret ettiğinde, mutlak gerçekle yüzyüze kalır.
Başkalarının, özellikle de sevdiklerinin ölümünü gördükçe,
kendi sonunu düşünür. Bu düşünce, kalbini sıkar, ruhunu
bunaltır.
İnsan ne kadar direnirse dirensin,
nereye sığınırsa sığınsın, nereye kaçarsa kaçsın,
aslında farkında olmadan her an kendi ölümüne doğru
koşar. Önünde başka bir kapı, tercih veya çıkış yolu
yoktur. Geri sayım sürekli devam eder. Ne yöne dönerse
ölüm onu oradan karşılar. Çember sürekli daralarak
ona doğru yaklaşır ve sonunda kıskıvrak yakalar. Allah'ın
kanununda yine bir değişme olmamıştır. Kaderde belirlenmiş
bir anda ve yerde ölüm onu yakalamıştır. Kuran'da,
bu sır şöyle haber verilir:
De ki: "Elbette
sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle
karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede
edilebileni de bilen (Allah) a döndürüleceksiniz;
O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma
Suresi, 8)
Her nerede olursanız
ölüm sizi bulur, yüksekçe tahkim edilmiş şatolarda
olsanız bile... (Nisa Suresi, 78)
Bu nedenle yapmamız gereken, kendimizi
kandırmayı ya da gerçekleri göz ardı etmeyi bir kenara
bırakıp Allah'ın kaderimizde tespit ettiği süreyi
en iyi şekilde değerlendirebilmektir. Bu sürenin ne
zaman biteceğini de yalnız Allah bilmektedir.
İLERİ

|